İşte geldik gidiyoruz,
Kalanlara selam olsun!
Yıl, 1999
126. çocuğunun yuvadan uçma vakti
Sanki zaman durmuş, kelimeler tükenmiş
Yatakhanelerin, yatakhane arkalarının, revirin,
lokalin, lokalin balkonunun, akvaryumun, sınıfların, koridorların, kol odalarının,
bilgisayar odalarının, labaratuarın, sınav salonlarının, kütüphanenin, ders çıkışlarında
kitapları,çantaları yığın yığın bıraktığımız eğitim binasının çıkışındaki koridorun,
spor salonunun, soyunma odalarının, futbol sahasının, havuzun , anfi tiyatronun,
lojmanların, tuvaletlerin, yeşil kapının, nostalji binasının, eğitimden idare katına
geçen balkonun, müzenin, havanın,yağmurun, rüzgarın, karın, güneşin, ayın, yıldızların...
Dili olsa da bir anlatabilse gördüğü her
şeyi,
Keşke anlatabilse aşılması güç yüksek duvarlarla
çevrili bu toprakların her bir karesinde ayak izleri olan bizleri sana kardeşim!
Eli, kolu olsa da
keşke uzatabilse sana yaktığımız meşaleyi;
sevgiden, aşktan, emekten, bağlılıktan, kardeşlikten,
dostluktan, mutluluktan, acıdan, sabırdan, coşkudan, kavgadan, barıştan, heyecandan alıp ateşlediğimiz
Keşke dili olsa da bizim gördüklerimizi sizlere
anlattığımız gibi, bizi de size anlatabilecek olsa...
Daha dün gibi gözümün önünde;
Fatih,Çarşamba’nın koca yeşil kapısı
Önünde küçücük ben,
Kapıda Şaban Abi,
Önünde duran eski, siyah, koca telefon; çevirmeli
olanından
4’le 6 arası kapıda bir bekleyiş
Telefon gelir de, hopörlordan ismim “Telefonun
var!” diye okunursa ihtimaliyle
Kapıdaki beyaz kulübe, bir kartlı telefon
Önünde uzunca bir kuyruk,
Kuyruğun sonunda gözü yaşlı küçücük ben.
Gülüşen ağabeyler,ablalar,
Toprak futbol sahada koşturanlar,
Yanıbaşında yorgun ve gizemli sarı bina,
Kalede Yılmaz Abi, teksir memuru
Rock Garden’a uzaktan bakışlar,
Hayaller; biz de Lise’ye gelip Rock Garden’a
çıkar mıyız diye...
Akıp giden çeşme; altın sarısı
Tıpkı zaman gibi
Arnavut taşlı yokuş,
Gökyüzünü delen ağaçlar,
Yemyeşil bahçe,
Yüksek,taş duvarlar.
Atatürk Heykeli, merdivenler,
derken revir,
Revir kağıdı; müdür yardımcısından alınan,
Hemşire Anne;
Hasta olduğuna bir türlü inandıramadığın.
Zorla almaya çalıştığımız Bepahanthene pastiller
şeker niyetine
Lojmanlar,
Bekarlar Yaylası,
Yemek götürdüğümüz kediler.
Tahta sıralar, kitap rafları
Demir ranzalar;
alttakinin üsttekini hoplattığı
Beyaz Pikeler geceleri yere düşen.
15 günde bir değişen nevresimler;
Sabah kalkınca kirlileri çıkardığımız,
Dersler bitip de yatakhaneye geldiğimizde
yenilerinin yataklarımızın üzerinde beklediği,
Ama bizim;
gece ışıklar kapanıncaya kadar hala takmaya
fırsat bulamadığımız.
Nevresimini geçirmeden yatanlar...
Sabah biraz daha geç kalkabilmek için formayla
yatanlar...
Demir dolaplar;üzerinde asma kilidiyle,
kapısının içinde ayna asılı olan,
ayna asma yeri olup, içinde aynası olmayan
dolaplar.
Kapısı açık dolap olur da, ayna isteriz diye
birbirimizi kollamalar...
Artık kapıda telefon beklemeyen ben.
Yatakhane geceleri;
10:00’da ışıkların kapanışı,
Başını alıp giden bir uğultu,
Susun diye yükselen bağırışlar;
kah belletmen, kah uyumaya çalışanlardan
çıkan.
Fısırdayanlar,gülüşenler, parmaklarını çıtlatanlar,
Derken horlayanlar.
Gecenin karanlığı, karşımızda Galata Kulesi,
ışıklar, ay, deniz
Battaniyenin altında ben
Fener yardımıyla günlük ya da mektup yazmaya
çalışan.
Karanlık kör sabahlar;
Ezanının okunmasıyla ağlayan martıların sesiyle
irkiliş,
Karanlık ve soğuk yatakhane,
Bir cephesi eski, sarı binaya bitişik.
Aradaki ürkütücü boşluk; uçurum gibi,
eskilerin hayaleti dolaşıyormuş hissi veren,
Yusuf Ziya Paşa’nın mesela.
Eski binanın kırık dökük tozlu camları,
Pencerelerinin içinde yer yapmış kuşlar;
uçuşmaları, kıpırdamaları sessizlikte iyice
duyulan ve insanı ürküten
Uyumaya çalışan ben,
Tam dalacakken bir felaket varmış gibi uzun
uzun çalan zil,
Zillere fırlatılan terlikler
Ve derken müzik yayını ve hemen ardından
gelen belletmen;
zil yetmiyormuş,müzik yetmiyormuş gibi
ranzanın demir kollarına anahtarla vurup ortalığı çınlatan
Tuvaletler, içinde çöp kutusu diye kırmızı
kovalar asılı olan
Sıcak su günleri,
Bit banyoları,
Cici olup olmadığını anlayamadığız Cici Anneler
Yemekhaneye koşmalarımız zil çalar çalmaz
Hatta zil çalmadan önce sınıf kapısında ya
da etüd kapısında yığılmalarımız;
Önde sıra kapmak için.
Uzun yemek kuyrukları,
Sohbetler,gülüşmeler
Rehberlik servisi;
Kışın, öğle yemeklerinden sonra en sıcak
olan tek yer
Partiler,
Lise Lokali,
Erkin Koray’ın Fesuphanallah’ı, Çöpçüler’i,
Atılan göbekler, çekilen halaylar, edilen
danslar
Hala Liseli olmadığımız için partiden erken
ayrılışımız,
Nöbetçi Müdür Yardımcısını arayıp bulup;
1 saat daha partide kalmak için yapılan pazarlıklar,
Her seferinde istediğimizden daha az almış
olduğumuz ya da hiç alamadığımız izinler.
“Daçka yata yata biter, aldırma gönül aldırma...”
diye bağırarak şarkı söyleyişlerimiz,
Partiden çıkmış, gerisingeriye yatakhaneye
dönerken
Pazar günü
“erken gelelim” diye verilen sözler
Artık hiç telefon beklemeyen ben;
Bazı hafta sonları okulda kalmak isteyen
Çarşamba günleri;
Liseli olmadığımız için
çarşı iznimizin olmayışı,
kapıda liselilere yalvarışımız;
“Abi bana da çikolatalı gofret ve yarım litrelik
Aroma meyve suyu alır mısın?” diye
Soğuk tören salonuna koşturarak gittiğimiz
sinema filmleri;
koridorlara hafta başında asılmış olan afişini
çalmak için fırsat kolladığımız
Hemen dışarıda kurulan Pazar,
Köşedeki Orhan Büfe’nin hamburgeri,
Recep Bakkal’ın çekirdeği, çokoprensi
Yeni okul bitiyormuş dedikoduları;
kimilerinin “bizim zamanımıza da yetişecekti;
ama yetişmedi,
siz de belki görmezsiniz” dediği
Sonunda gelip çatan taşınma günü,
Servislerin kapıda topluca bekleyişi,
Topluca yola çıkış,
Üzüntülü;ama bir o kadar da
heyecanlı yüzlerce bakış
Dolu dolu yaşanmış
3-4 yıla buruk bir elveda,
Yeni bir 4 yıla merhaba derken...
“Rock Garden’a hoca giremezdi; ama
yeni okulda her yere gizli kamera koymuşlar...”
diye
yol boyunca sürecek konuşmaları dinleyecek
olan ben,
Yaşlı koca binayı orda tek başına bırakmış
ben,
Toprağının, havasının, suyunun her karesine
dokunmuş ben
Ağlamaklı ben
İşte geldik gidiyoruz,
Daçka’m sana elveda...
İşte bir sabah,
Uyandığımda...
126.Dönem (Daçka,1991-1999)
Yukarı